Issız Adam

Çağan Irmak iyi film çıkarmış.

Tipik Türk Filmi hastalıklarını taşımayan bir film yapmış. Film sonrası, böylesi bir dizi film furyasında, bu yakıcı aşk hikayesini yana-yakıla, yayıla-yayıla onlarca bölüme yaymak gibi bir fırsat varken, bir sinema filmi süresinde anlatmak için, neredeyse eskiden kısa film için düşündüğümüz yetenekleri, artık normal bir sinema filmi için de  göstermek gerektiğini düşündüm. Fazla bir tuğlaya dahi tahammül edemeyecek bir dengede gitmeyi gerektiren bir yapı sinema filmi. Dizi filmlerdeki bir ney ezgisinin ardında, rölantiye alma şansınız yok, mesela..

Aklıma gelen bir diğer Türk Filmi hastalığı da; ‘iki ardışık sahne koy ve film ilerlesin’ diye tabir ettiğim durum. Bence asıl ustalık, bu filmde de gördüğümüz üzere, fragmanları (ardarda dizmek yerine) birbirine takabilmek(bağlayabilmek), deyim yerindeyse..

Melis Birkan usta (doğal ve yerinde) oyunculuğuyla filme gerçeklik duygusunu kazandıran ana öğe. Belki bu yüzden kameraya yakın-plan oynatılan hep oymuş gibi geldi (sevişme duygusunu aktardığı sahnede  ve ayrılık sahnesinde doğrudan kameraya dönük oynamış/oynatılmış Melis Birkan). Özellikle terkedime sahnesindeki zor sınavı, dört dörtlük bir oyunculukla geçmiş. Sanırım burada yönetmenin oyuncu idaresi de var. Ancak, bu sahne tüm ağrılığınca oyuncu üstünde, yani Melis Birkan’ın götürdüğü bir  doruk(climax) sahnesi. Hiç bir film hilesi bu sahnedeki vuruculuğu, böylesi bir oyunculuktan öte veremezdi..

Filmin açılışındaki MSN sahnesi bana ‘Closer’ı hatırlattıysa da film hemen ilerleyen dakikalarda kendi özgün ‘dil’ini ortaya koyuyor.

Çağrıştırdığı analojilerden bahsetmek gerekirse, kahramanımızın biraz American Psycho tarzı bencil hayatı, evindeki minimalist-teşhirci iç tasarımda ifadesini bulmuş gibidir. Gökten zembille inmiş gibi iğreti duran Alper’in hayat tarzı, ancak eski ‘analog’ plaklardaki Türk Popu yoluyla toplumuna ve kendi kişisel tarihine damar açmaya çalışırken, benzer bir eğilim, Ada’nın analog kamerayı tercihiyle örtüşmektedir. Bu belkide aşkın bir şekilde bir önceki çağa aidiyetini ya da sayısal dünyanın hastalıklarından ari olduğunu ve doğasının analoga daha yatkın olduğuna işaret eder Çağan Irmak’ın evreninde. Her alanda hızlı tüketim, msn ile cinsel aktivitenin farklı ve fakat sathi şekillerinin yolunu açarken, filmde o msn dünyasına aitmiş gibi duran Ada’nın müşterisi annenin , çocuğunun özgün tercihini reddetmeye meyyal olmasıyla Ada’nın analogu tercihinden rahatsız  olması kendi içinde tutarlıdır. Filmin kendine özgü dualitesi (ikiliği) işte burada ortaya çıkar.  Bir yanda MSN ve Cep telefonu, sayısal dünyaya aitdirler, msn’in tetiklediği şipşak grup-seks ve telekızlar gibi..Diğer yanda aşk analog dünyaya aitdir, eski plakların ortam gürültüsünü süzmeyişiyle, ‘analog’ olan, daha gerçek olana hizmet eder..

Bedelini, ancak sorumluluğunu alacağınız, yaktığınız her negatif kareyle ödemeniz gibidir Aşk. Defalarca çekme lüksünüz yoktur, msn de defalarca bloklayabileceğiniz/açabileceğiniz  sayısız aşık insan ihtimali gibi değildir. Bu durum aşkın geri döndürülemezliğine dairdir..Çok çekerim, nasılsa biri güzel olur özgürlüğü yoktur. Çektin, çektindir..aşk gibi.Çoklanamaz, kopya edilip yapıştırılamaz, herkesin olamaz ve gürültü süzen filtrelerle yapaylaştırılamaz..

Anne ve Ada, erkeğin dünyasında daha çok gerçeklik ve sorumluluk beklentisi yaratır. MSN’in tüm hızlı tüketim erimli iletişim sürecinin aksine  (Anne ve Ada) daha gerçek bir iletişim beklentisindedirler. Cinsellik, öfkenin ve gerilimin kusulmasından  ya da yalnızlığın bir yalanla ikame edilmesinden başka bir şeye evrilir..Ada’nın kendini Alper’e verişinde her ikisi (erkek ve kadın) birbirini ‘yapan’ ve ‘yapılan’ olur.  Fakat yine Aşk bu ‘ıssızlığı’ tehdit eden en gerçek şeydir.  Ve nihayetinde Alper, Neo’nun kurtulduğu gibi   kendi Matrix’den çıkmaya cesaret edemez. Kızı terkeder, ama gerçeklik virüsü bir kez Alper’in kanına karışmıştır, bundan sonra hiçbirşey aynı olmayacaktır.  Başkalarının bedenleri asıl olanın kötü replikaları olmaktan öteye gidemeyecektir.  Son söz budur.  Ve asla aşk ölmez, belki de sadece şekil değiştirir; mutluluk iken acı olur.

Ada’nın terkedilme sonrası, Alper’in geçmişine yolculuk denemesi, onu geçmişi ve geleceğiyle sevmesi, Aşk’ın kapsayıcılığıyla ilgilidir. Aşkın taraflarının, kendilerinin bulunmadığı yaşam kesitlerine, yani aşk nesnesinin zaman çizgisinin her anına duydukları sevgiyi ifade eden bu duruma aşkın zamansal kapsayıcı özelliği diyebiliriz.

Ama belki de bu filmin asıl konusu , Ada’nın, Alper’in kendisini kapadığı  ıssızlığını anlama ve umutsuzca bu kilidi kırma arayışıdır. Alper’in çocukluğunun yatağına uzanır, yastığında onun kokusunu bulur. Affedicidir. İlk yattıklarında Alper’in hoyrat ve bencil boşalmasını anlayışla karşılar. 

Alper, annesine filmin bir sahnesinde iki kez ardarda ‘zor’ der. Zor olan nedir ? Issızlığı mı?

Bu başkasına akamayış mı?… Geçmişinden bugününe taşıdığı yegane nesneler,  ‘analog’ plaklarıdır. Büyük kentte yarattığı başarı öyküsünde gerçekten kendine ait olan o plaklardır…Bütün bu ıssızlık ve tekamül , bütün bu kaçış hikayesi, başkasına dahil olmama/olamama durumu , bu yabancılaşma, genel geçer bir toplumsal temayül müdür? Bir kuşağa bir özgü bir öykü müdür  ?  Ya da sadece kişisel bir öykü müdür? Belki her ikisi de..

Aşkın bıçak sırtı doğası , bence yine ölüm gibi geri döndürülemez olanla ilgilidir.

Ayrılık öyle keskin bir gerçekliktir ki, hem zamanı tutamayışımızla ve hem de dolayısıyla ölümle ilgilidir. İşte yarım kalmış bir sevi, taraflar başka  dünyalara kapanmış ve tam orta yerde doyurulmamış koskoca bir birlikte olma arzusu. Gözyaşlarımızı işte bu yüzden tutamayız, bunca sevgiye rağmen ayrılmak , bunu kendimize anlatamayız ama yine de kabullenmek zorunda kalırız ve o duvara toslarız. Ağlarız, hüngür hüngür ağlamak isteriz ve ağlarız..

4 Replies to “Issız Adam”

  1. Sevgili Agabey,Yazini yarisina kadar okudum. Ilginc ve dolu bir yazi, fakat filmi izlemek gerekiyor sanirim tam olarak kavrayabilmek icin soylediklerini. O nedenle geri gelecegim filmi izledikten sonra. Sevgiler,IG.

  2. Sevgili Ahmet,Yazdıklarını okudukça filmin bütün kareleri bir kez daha gözlerimin önüne geldi, her satırında filmi bir kez daha izledim dersem abartmış olmam 🙂 sanırım. Evet film bence çok güzeldi (muhteşem abartılı olacak) yanımda 15 yıllık sevgilimle izlememe rağmen :-). Filmden çıkarken şunu düşündüm neden hiç değilse bir damla göz yaşı dökemedim… buna üzüldüm sadece…Analog fotoğraf makinası mükemmel bence… Aşk\’da öyle …Sevgiyle ve Dostlukla

  3. Sevgili Mehmet,Bu eleştiride biraz olsun yönetmenin sinemasal göstergelerini çözümlemek gibi amatörce bir çaba içine girdim. Sinemada yönetmenlerin (daha çok auteur dedikleri yönetmenlerin) ellerinden geldiğince ekranda görünür olan herşey konusunda tesadüflerden ziyade bilinçli terchihlerle çalıştığını varsayarım. Tesadüflere yer verdikjlerinde bile bunu kendi sinema dillerine uygun olduğu için tercih ettiklerine inanırım. En azından böyle olması gerekir. Çağan Irmak bu şekilde çalışıyordur diye düşündüm. Ve mesela analog/dijital ayrımlarını özlelikle kullandığını düşündüm. Sonra okuduğum bazı röportajlarda ise örneğin terkedilme sahnesinde yönetmenin benim düşüncemin aksine, bu sahneyi olabildiğince bağımsız oynalamaları için oyunculara bıraktığını okudum. Göstergesel anlamda ise düşüncelerimin aksine birşeyle karşılaşmadım. Bir damla gözyaşı dökmemen konusunda ise şunu söyleyeyim; bunun nedenini de yorumunda verdiğini düşünüyorum; 15 yıllık bir sevgili olma durumunu sürdürebilen senin gibi bir yetenek, tabii ki gözyaşı dökmeyecek sevgili arkadaşım 🙂

  4. dramı önemsemeni önermezdim ıssızlıkta da, ki filmin önerdiği budur, neşenin aşkıdır yaşam denilen, sevgiler..

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s